Sumatra PDF: Windows için en pratik PDF ve e-kitap okuyucusu

sumatrapdf“Her bilgisayar kullanıcısı bir gün pdf’i tadacaktır.” Hard diskteki bir pdf’i açmak neyse de, web’de bir linke tıklayıp çirkin bir plugin bilgisayarınızı kasmaya başladığında “of pdf’miş bu link” anını yaşamak genellikle sinir bozucudur. Pdf düzgün görüntülenmeyebilir, browser çökebilir. Sırf bu sorunu çözmeye katkıda bulunmak için Firefox 19 kendi javascript bazlı pdf okuyucusu ile gelmeye başladı, ancak şu an için stabil olsa da büyük pdf’ler için biraz yavaş. Pdf’leri browser içinde açmak mutsuzluğu karşısında indirip kendi özel programında açmak akıl sağlığımız için daha yararlı. Bu noktada da genellikle herkesin karşısına Adobe’nin PDF Reader’ı çıkar. Adobe’nin bu programı özellik olarak tam teşekküllü olsa da (daha doğrusu olduğu için) güvenlik açıkları ve sisteminize yüklediği sürekli çalışır durumdaki adobe update yazılımı ile dakika başı kendini update etmeye çalıştığından tam bir illete dönüşür. Bu açıdan aslında Adobe’nin tüm ürünleri bilgisayarın ruhunu ele geçirmeye çalışan yapıları nedeniyle rahatsız edicidir. Adobe PDF Reader’ın kendisi hantaldır, son yıllarda biraz düzeldiyse de yavaş açılır.

İşte bu sebepten dolayı, Linux ve Mac’te gelen düzgün default pdf okuyucular ile kullanıcılar rahatken, Windows kullanıcıları için pdf hep bir başağrısı olmuştur. “Adobe değil FoxIt kullanıyorum” diyenleri duyar gibiyim. Adobe’nin şişkinliği ve hantallığı karşısında hafif ve hızlı bir alternatif olma iddiasıyla çıkan Foxit Reader da yıllar içinde “ücretsiz ticari yazılım” semptomlarını sergilemeye başladı, yani “free” ve “pro” versiyon ayrımı, programın orasında burasında reklamlar gibi. Üstüne “featuritis” hastalığından da muzdarip olduğu için başladığımız yere dönmüş olduk.

“Ben sadece bir pdf belgesi okumak istiyorum, pdf üstünde işletim sistemi çalıştırmayacağım” diyenler için Sumatra PDF Windows kullanıcısının imdadına yetişiyor. Tam anlamıyla ücretsiz ve açık kaynak kodlu bir özgür yazılım olan Sumatra PDF’in küçük, basit bir arabirimi var ve çok hızlı açılıyor ve çalışıyor. Hız ve temiz metin kalitesi odaklı MuPDF motorunu kullanıyor. Sumatra PDF’in yeni versiyonları “öteki pdf” olan DjVu ile birlikte ePub ve mobi gibi e-kitap formatlarını ve çizgiromanlar için tercih edilen .cbz ve .cbr formatlarını da açıyor, böylece bunlar için ayrı programa da ihtiyaç kalmıyor.

Sumatra PDF’in Türkçe çevirisi de tam durumda. İsterseniz gelecek versiyonlara katkı olarak şuradan eksik çevirileri tamamlamaya yardım edebilirsiniz.

Bu arada, Adobe’nin PDF’i 2008 yulından itibaren özgür bir format haline getirdiğini hatırlatayım. Bu nedenle PDF’e alternatif olarak ön plana çıkmaya çalışan DjVu formatının teknik bazı üstünlükleri devam etse de özgürlük açısından bir farkı kalmadı. Bu alanda Microsoft da bir türlü tutunamayan XPS adlı formatını 2009 yılında özgürleştirdi. E-kitap formatları alanında ise ePub tek özgür seçenek olduğu için her zaman mobi’ye ve Amazon Kindle’ın .azw formatına kıyasla tercih edilmeli.

90’larda Adobe’nin sarp kayalıklarında başlayan, 2000 ortalarında FoxIt yaylasında bir süre durakladıktan sonra kendimi 2000 sonlarında STDU ovasında bulduğum kişisel pdf serüvenim de 2010’lara geçtiğimizde Sumatra’nın serin sularında son bulmuş oldu.

Türkiye’de İnternetin Durumu #2 – Upload Hızlarının Önemi

İnterneti internet yapan en önemli demokratik özellik, ağ içindeki davranışları açısından birbirine denk birimlerin (“peer“lerin) birbirine bağlanması ile oluşması. İnternete erişebilen her birimin birbiri ile bağlantı kurabilmesi ve eşit haklara sahip “netdaş“lar olarak veri alışverişinde bulunabilmesi. Bu temel yapıyı bozabilen faktörler sadece sansür ve filtreleme şeklindeki erişimi kısıtlamaya yönelik baskılar gibi “negatif özgürlük” sorunları değildir. Aynı zamanda kullanıcıların “içerik sağlayıcı” ve “içerik tüketici” olarak bölünmesine katkıda bulunan asimetrik internet erişim hızları, yani upload hızlarının download hızlarına kıyasla aşırı düşük olması da internetin demokratik yapısını bozucu bir etkendir. Upload hızlarının suni şekilde aşırı düşük tutulması, internette teknik olarak mümkün ve değerli bir çok uygulama söz konusu olduğunda “yapmakta özgürsün ama yapacak imkanın yok” durumunu yaratıyor ve bu haliyle bir “pozitif özgürlük” sorunu teşkil ediyor.

Son yıllarda bilgisayar dünyasında yaşanan HD video odaklı çılgınlık içinde internet bağlantıları neredeyse sadece bir video indirme aracı olarak görülmeye ve pazarlanmaya başlandı. (Bu çılgınlığın donanımlarımıza olan talihsiz etkisi de 16:9 “alçak ekran” standardının televizyonlardan bilgisayar ekranlarına taşınması oldu). Bir çok kullanıcı Youtube’da 1080P izlemeyi veya torrent’te birkaç MB/s görmeyi internet erişiminde en önemli kritermiş gibi düşünüyor. Servis sağlayıcılar bizzat kendi sitelerinde bağlantı paketlerini tanıtırken “X dakikada film indirir” gibi reklamlar yapıyor (acaba nereden ve hangi yasallıkta indirilecek bu filmler o da çok eğlenceli bir detay). “Yüksek sayıların büyüsü” etkisi ile yıllarca düşük internet hızları ile terbiye edilmiş kullanıcı 20’ler, 32’ler, 100’ler görünce rahata ereceğini sanıyor. Sanıyor ama yanılıyor.

Bir internet bağlantısının kalitesi; bağlantı sürekliliği (kesinti olmaması), ping hızı (gecikme süresi düşüklüğü), download hızı, ve upload hızı ile bir bütündür. Bunlardan ping hızını bağlantı çeşidiniz ve hizmet kalitesi belirlerken, DL ve UL hızınızı seçtiğiniz paket belirler (ve vaad edilen hızların gerçekten temin edilmesi elbette).

İnternet hızlarında önemli olan, hangi hızların hangi uygulamaları mümkün kıldığıdır. Bu da bazı kritik eşiklerin geçilmesi ile olur. Mesela düşük ping; kaliteli voice chat, uzaktan erişim uygulamalarda rahatlık ve zevkle oyun oynama imkanı tanır ve hiçbir mbit ile ölçülemez (ms ile ölçülür). Ping 100’ün altına indiğinde voice chat’iniz telsiz konuşmasına benzemekten telefon konuşmasına benzemeye başlar, 50’nin altına indiğinde rekabetçi bir oyun deneyimi için internet kafeye gitmenize gerek kalmaz. Download hızlarında da bu şekilde “eşikli” bir ilerleme söz konusudur. Örneğin e-posta ve text chat dial-up’tan beri esasen sorunsuzdur yani yüksek hıza ihtiyaç duymaz. 1 mbit civarında web’de gezinti, olabileceği en hızlı hale gelir, bundan sonrası etki etmez (düşük ping ve gecikmeye neden olan reklam sunucularını bloklamak gibi şeyler daha önemli hale gelir). 4 mbit civarında HD çözünürlükte video kesintisiz stream edilebilir hale gelir. Ve aslında şu anda bundan öte geçilmesi gereken ciddi bir download hızı eşiği yok. Daha yüksek hızlar, yeni şeyler yapabilmeyi değil, aynı şeyleri daha hızlı yapabilmeyi veya birkaç kullanıcının aynı şeyi aynı anda yapabilmesini sağlıyor. Mesela torrentiniz 2 saat yerine yarım saatte biter veya evde aynı anda 2-3 kişi HD video stream eder. Bu tip gelişmeler açıkçası yeni uygulamalara izin veren gelişmelere kıyasla sıkıcıdır.

Download hızlarında belli bir doyuma yaklaştığımız düşünülürse, gözlerimizi artık ciddi şekilde upload hızına çevirmeliyiz. Upload hızımız, karşıya veri gönderdiğimiz her durumda etkili olacaktır. Bu alanda artık ilk akla gelen torrent ratio’ları tutturmak olmamalı. Bilgisayarlarımızla, hatta telefonlarımızla gelen kameraların kalitesi git gide yükseldiği halde, video chat yaparken gördüğümüz video kalitesinin neden hala youtube’un ilk yıllarına benzediğini düşündünüz mü? Sebebi düşük upload hızımız nedeniyle kameradan gelen videonun aşırı sıkıştırmaya uğraması. Büyükçe bir dosyayı karşı tarafa yollamak ihtiyacı hissettiğimizde e-posta attachment ekranında fazlasıyla beklemek, soluğu güvenliği şüpheli ve yarın orda olup olmayacağı belli olmayan dosya yükleme sitelerinde almak yine düşük upload hızının sonucu. Uzak erişim ile dosya yedekleme yapıyorsanız yine sürüneceksiniz.

Ancak bunun gibi kişisel sıkıntılardan daha önemlisi, düşük upload hızları nedeniyle hizmet verici uygulamaların yanına yaklaşamamamız. Örneğin, evden bir LAMP bazlı web sunucusu çalıştırıp tam teşekküllü kendi web sitenizi host etmek istemez misiniz? Veya email sunucusu? FTP sunucusu? Voice chat sunucusu? Oyun sunucusu? Amatör internet radyosu? Kendi medya paylaşım platformunuz? Facebook yerine kendi bilgilerinizi kendiniz host ettiğiniz bir Diaspora node’una ne derdiniz? Bu ihtiyaçların hemen hepsini karşılayan ücretsiz açık kaynak kodlu özgür yazılımlar mevcut. Ama bunlar için düzgün bir upload hızı gerekiyor. Düzgün upload olmadığı için, (bilgi yetersizliği ile birlikte) bu hizmetleri sunan merkezileşmiş ticari unsurlara mahkum oluyoruz. Web sitemiz için para vermek veya ücretsiz hizmetlerde servisi sunan şirketin kendi içeriğimiz üzerinde gösterdiği reklamlara göz yummak zorunda kalıyoruz. Email için kullandığımız servisler emaillerimizi sistematik olarak tarıyor, derliyor ve reklamverenlere biglilerimizi satıyor (Gmail vb). Fotoğraf, video ve ses üretimlerimizi host eden firmalar (Flickr, Youtube, Soundcloud vb.) yine bizim üretimlerimiz üzerinden reklam yoluyla kar ediyor, hatta üretimlerimiz üzerindeki mülkiyet haklarımızın bir kısmını kaşla göz arasında gasp ediyor (mesela “buraya yüklediğini istersem bir ticari projede kullanırım sana da telif hakkı ödemem” diyor). Online oyun oynamak için ücretli aboneliklere mahkum oluyoruz ve günü geliyor eski ama sevdiğimiz bir oyun artık karlı olmadığı için online sunucuları kapanıyor ve ortada kalıyoruz.

Özetle, upload olmayınca kullanıcı değil tüketici oluyoruz, içeriğimizi host edemediğimiz için de ürettiklerimize el alem el koyuyor. İnternetin özgürlükçü ve demokratik ruhuna ters, tam bir fiyasko. Öyleyse bakalım memleketimizdeki servis sağlayıcılardan en yüksek hangi upload hızlarını almak mümkün:

  1. TTNET : ADSL “8LİMİTSİZ” paket 1 mbit UL. HİPERNET 35 mbit ve üstü paketler 2 mbit UL. FİBERNET 50 mbit ve üstü paketler 2 mbit UL.
  2. TürksatKablo : 10 ve 15 mbit paketlerde 1 mbit UL.  20mbit paketlerde 2 mbit UL. 40 mbit ve üstü paketlerde 4 mbit UL.
  3. Superonline : Fiber İnternet tüm paketlerde 1 mbit UL garanti ediyor ancak pratikte 5-10mbit’e kadar çıktığını gözlemliyoruz!
  4. Metronet : BPL 10 mbit paketinde 10 mbit UL. Metronet (fiber) 50 mbit paketinde 50 mbit UL. Metronet’in tüm bağlantıları simetrik yani DL ve UL hızları eşit!

Bu serideki önceki yazımda belirttiğim gibi, eğer sadece TTNET’ten DSL alma şansı olan büyük çoğunluğun içindeyseniz geçmiş olsun çünkü 120 TL’lik en pahalı paketi bile alsanız 1 mbit’e mahkumsunuz. Bundan 4-5 sene önce TTNET’ten kotasız limitsiz 4/1 mbit ADSL 60 TL’ye alınabiliyordu. Arada geçen zamanda download hızları arttı, yeni bağlantı çeşitleri çıktı ama upload yerinde saydığı gibi fiyat ikiye katlandı! HİPERNET veya FİBERNET alma şansınız varsa sırasıyla 80 TL veya 100 TL’ye kıyıp yine oldukça yetersiz olan 2 mbite çıkabilirsiniz. Yıllar geçtikçe UL:DL oranı git gide kötüleşiyor, eskiden 1:4 standartken 1:8’den 1:50’ye kadar giden abuk subuk oranlar görüyoruz. TTNET, upload hızlarını sitesinde “Sıkça sorulan sorular” kısmına gizlemiş, ve HİPERNET için bunu yapmaya dahi tenezzül etmemiş (acaba kafalarda hala FİBERNET’ten ayrılmadığı için olabilir mi?). Değerleri telefonla öğrenebildim.

TürksatKablo’nun en cazip yanı olan gerçek kotasız limitsiz paketlerde ne yazık ki 2 mbit UL almak için 200 TL’lik servet ödemeniz lazım. 10 ve 15 mbit’lik sınırsız paketlerdeki 1 mbit UL için de yine 100 TL ve 150 TL gibi fahiş fiyatlar var. Eğer kotalı internet kullanmayı göze alırsanız yani “download ve upload hızım var ama süs niyetine duracak” diyorsanız 60 TL’den itibaren 4 mbit UL alabilirsiniz. Tekrar etmek istiyorum ki upload kapasiteniz fena olmasa da kota nedeniyle yapmaya çalıştığınız şeyler deneysel olmanın ötesine geçtiği anda imkansızlaşacaktır. TürksatKablo web sitesinde upload hızlarını hiçbir yerde belirtmiyor, bilgileri telefonla öğrendim.

Superonline Fiber İnternet’te durum biraz karışık. Superonline Fiber İnternet, piyasaya girdiği ilk zamanlarda hem limitsiz ve kotasız oluşu hem de 5, 10 mbit gibi yüksek upload hızlarını makul fiyatlara sunuşu ile açık ara en iyi seçenekti. Yıllar içinde önce adil kullanım kotaları geldi ve bir ara kotasız internet ayrı bir seçenek olarak eskisinin iki katı fiyatına satılmaya başlandı. Şimdi bunlar da kalkmış gözüküyor ve üstüne üstlük upload hızları bulabilen için “Abonelik Koşulları” sayfalarında 1 mbit olarak belirtilmeye başlanmış! Müthiş bir geriye gidiş. Onun yerine Superonline 1000 mbit gibi anlamsız göz boyamaya yönelik hızlar satmayı uygun görmüş (e-penis). Fakat işin ilginç yanı, pratikte deneyerek ve forumlarda görüyoruz ki upload hızları 1 mbit değil, gayet güzel değerler olan 5-10 mbit civarında değişiyor. Eğer göze alırsanız bir garantisi olmadan bu hızları kullanma ihtimalinizi düşünerek tercih edebilirsiniz. Ancak yarın hakikaten UL hızlarını 1 mbit’e çekerlerse hiçbir hak iddia edemezsiniz. Şans işi.

Metronet firması, sattığı tüm bağlantı çeşitleri ve paketlerde simetrik internet sunarak ve bunu ön sayfadan kullanıcıya belirterek takdiri hak ediyor. UL hızları konusunda gerçekten özlenen bir tablo sunuyor üstelik fiyatları da rakiplerine göre çok iyi ancak hizmet alabilen çok az sayıdaki kullanıcıya. Bu servis sağlayıcıda özellikle BPL hizmetinde bağlantı sürekliliği ve ping konusunda sorunlar yaşanabildiğini de forumlardan görebiliyoruz. Yine de hizmet alanı yayılırsa bir umuttur.

Özetle servis sağlayıcıların tercihleri nedeniyle upload konusunda Türkiye sınıfta kalıyor. Gerçek testlere dayanan Speedtest.net‘in Net Index‘i de aslında herşeyi özetliyor:

netindexul

Türkiye’nin ortalama UL hızı 2 mbit civarında. Kurumsal bağlantıların bu değeri şişirdiğini, ev kullanıcısı için bu değerin ortalama 1 mbit’e yakın olmasının kaçınılmaz olduğunu da belirteyim. Peki yok mu bu ülkede düzgün bir upload hızı almanın yolu derseniz, olmaz olur mu, var. Ancak, servis sağlayıcıların “kurumsal” bağlantı çeşitlerine son derece yüksek paralar verirseniz. Türkiye’de bu alanda mantık şu şekilde: “Upload ticari hizmetler içindir, ev kullanıcısının işine yaramaz, işyerlerine lazım, onlarda da para var “kurumsal” paketlerle söğüşleriz”. Suni şekilde anormal düşük tutulan upload hızları, ev kullanıcılarının satın aldıkları bağlantıyı komşularıyla paylaşmaları tehlikesine karşı da bir önlem olarak görülüyor. 50mbit’lik bir download hızı rahatlıkla 20-30 kullanıcıya yetebilecekken (bunlardan sadece birkaçı aynı anda ağır download’lar yapıyor varsayarsak) yanında gelen 2 mbit upload hızı böyle bir çözüm deneyen kullanıcıya eziyet çektirecektir. Böylece herkesin ayrı ayrı paketler satın alması garantileniyor.

Bu can sıkıcı durum, kader değil. Dünya’nın diğer yerlerinde UL:DL oranları bu kadar kötü değil. Birçok yerde özellikle fiber bağlantılarda çok yüksek hızlar ve simetri var. Durumun iyileşmesi için ilk etapta daha çok kişi upload’un kıymetinin farkına varmalı. İnternette “içerik tüketici” değil kullanıcı-üretici olmanın önemi anlaşılmalı. Daha hızlı upload hızları servis sağlayıcılardan talep edilmeli, neden sunulmadığına yönelik sorular yöneltilerek bu yönde bir talep olduğu hissettirilmeli. Superonline’ın eski güzel günlerinde abone olmuş ve sonraki gidişattan etkilenmemiş bir “eski abone” olarak dileğim sahalarda aşağıdaki resimdeki gibi görmek istediğimiz hareketlerin artmasıdır. Belki bu şekilde yarının esaslı bir internet projesi, dizi torrentlemeye ara verip upload hızı sayesinde yaratıcı birşeyler deneyen gençler tarafından buralarda üretilir.

Türkiye’de İnternetin Durumu #1 – Bağlantı Çeşitleri ve Servis Sağlayıcılar

Türkiye’de internet kullanıcısı servis sağlayıcıları alanında Türk Telekom‘un 2005’te özelleştirilmesinden beri yaklaşık on yıldır sarsılmaz bir oligopoli altında yaşıyor (2005’ten önce de Türk Telekom tekeli ve bazı kablo internet taşeronları vardı). Özelleştirme ile vaad edilenin aksine doğru düzgün rekabet yok ve bir avuç sağlayıcı tarafından sunulan paketler ise tersine gereksiz derecede fazla çeşitte ve olabildiğince kafa karıştırmaya yönelik. Satın alınan hizmetin hangi firmadan hangi bağlantı çeşidi olduğunu anlamak bile bazen ekstra çaba gerektiriyor. Verilen hizmetin isimleri sürekli değişiyor. Hatta şirket isimleri değişiyor. Fiyatlar abonelik taahhüt süresine göre değişiyor, “x Mbit’e kadar“lı ifadeler kafa karıştırıyor. Limitli paketler ve “adil kullanım kotası” da ayrıca bir kaos noktası (adil kullanım kotalı veya başka bir tabirle “hız alanlı” paketler bas bas LİMİTSİZ diye bağırılarak satılıyor). Sürekli olarak seksen çeşit “kampanya” duyurusu sitelerden spamlanıyor. Bu kısa yazıyı yazmak için bile servis sağlayıcılar, BTK ve kullanıcı forum sayfalarını açtığım bir düzine browser tab arasında boğuluyorum. Bu arada kullanıcıya abonelikle birlikte verilen modem-router donanımları çeşitli orjinal özellikleri kısıtlanmış garip özel firmware’ler ile geliyor.

İnternete bağlanmak isteyen kullanıcı, şanslıysa bağlantı tipleri arasında seçim yapabiliyor. Yani bulunduğu alanda eğer sunuluyorsa DSL mi Kablo mu Fiber mi 3G mi şeklinde. (3G tabloda “Mobil İnternet” olarak iki kalem halinde geçiyor). Bir de elektrik kabloları üzerinden internet erişimi sağlayan (BPL) bir bağlantı çeşidi var ki bunu da sadece MetroNet adlı firma BPL İnternet adı altında sunuyor ve BTK raporunda 40 bin kadar aboneyle “diğer” kategorisinde gözüküyor. Forumlardan aldığım genel izlenim bu seçenekte hizmet kalitesinin oldukça şüpheli olduğu yönünde.

abonesayilari

abonediger

Bunlardan sadece DSL ve 3G gerçekten yaygın ve 3G gibi kablosuz bağlantıların ping ve hız tutarlılığı açısından sabit bağlantılara ciddi bir alternatif oluşturması mümkün olmadığı için burada değerlendirmeyeceğim. Aynı bağlantı tipi içinde ise seçim şansı yok veya kısıtlı. Sabit bağlantı kullanıcılarının çoğunluğu için tek seçenek 6.5 milyon abone sayısıyla DSL (ADSL-ADSL2 ve VDSL-VDSL2 gibi hız çeşitleri var). DSL’de de esasen sadece tek bir firma var, TTNET. Diğer DSL satıcıları, TTNET’ten alıp üzerine gereksiz birkaç hizmet veya promosyon ekleyerek kullanıcıya satıyor ve hizmet kaliteleri şüpheli. Kablo İnternet sunulan bir yerde bulunma şansına sahipseniz orada da tek seçenek 0.5 milyon abonesiyle TürksatKablo (Eskiden uydularla hiç bir ilgisi olmadığı halde Kablo İnternet hizmeti “Uydunet” olarak geçiyordu). 0.5 milyon abonenin kullandığı fiberde de esasen iki seçenek var, Turkcell Superonline (eski ismiyle Tellcom Quiknet) ve TTNET’in FİBERNET adlı hizmeti. Buna üçüncü seçenek olarak çok çok az yerde faal olan MetroNet firmasının Metronet Ethernet adlı hizmetini ekleyebiliriz (Bunu da TTNET’in ve Superonline’ın kurumsal müşterilere yönelik “Metro Ethernet”i ile karıştırmayın mümkünse).

Şekilde görülen bağlantı tipleri yukarıdan aşağıya doğru gidildikçe daha iyi hale geliyor çünkü fiberoptik kablo ile kat edilmeyen son parça kısalıyor. Superonline’ın Fiber İnternet’i bu tabloda FTTB olarak görülen seçenek ve bina altından dairenize giren kablo CAT6 network kablosu ve kullandığınız cihaz standart bir router. TTNET’in sunduğu seçeneklerden FTTN ve FTTC olanları HİPERNET adı altında satılıyor ve dairenize gelen kablo bakır telefon kablosu ve kullandığınız cihaz bir DSL modem-router. Yani aslında HİPERNET bir DSL (VDSL2) hizmeti çünkü HİPERNET’in yaptığı eskiden santrale uzak olduğu için yüksek hızlı DSL alamayanlara bu hizmet seçeneğini sunması. FTTH seçeneği ise FİBERNET adı altında satılıyor ve daireye CAT6 kablo geliyor. TTNET’in FTTB tipi hizmetinde ise iki çeşit son bağlantı kullanılıyor. Bunlardan FTTB-GPON olanı daha iyi seçenek çünkü binadan daireye gelen kablo CAT6. Ancak FTTB-T11 denen ikinci tipte binadan daireye bağlantı bakır telefon kablosu ile tamamlanıyor yani yine bir DSL modem-router devreye giriyor. Fakat bu FTTB-T11 tipi bağlantı yine FİBERNET adı altında satılmakta (dairenizdeki router cihazı HİPERNET’tekine benzediği halde). Kafanız yeterince karışmadıysa bir de bir süre öncesine kadar şu anda HİPERNET olarak geçen bağlantı tiplerinin de FİBERNET adı altında satıldığını belirteyim. (Aynı şeyi yani yüksek hızlı DSL bağlantısını Fiber İnternet adında pazarlama işini D-SMART firması da halen yapmakta). HİPERNET nispeten yaygın olsa da FİBERNET de Superonline Fiber İnternet de altyapı yetersizliğinden dolayı ancak az sayıda kullanıcıya sunuluyor.

Özetlemek gerekirse, Türkiye’de sabit internet kullanıcısı büyük ölçüde TTNET’in DSL seçeneklerine mahkum. Kablo internet 2000’den beri var olduğu halde ciddi bir yatırım yapılmamış ve öksüz. Fiber internet alabilen bölgeler hala çok az. BPL tamamen marjinal. Gerçek bir rekabet olmadığı için fiyatlar da verilen hizmete ve dünya ortalamasına göre yüksek.

Serinin ikinci yazısında upload hızlarının önemi ve Türkiye’deki durumu konusuna değineceğim.

Hepsine hükmedecek tek audio codec: Opus

Eylül 2012’de Opus adında yeni bir özgür audio codec duyuruldu. Opus IETF (Internet Engineering Task Force) standardı olarak onaylı ve kayıplı (lossy) şekilde sıkıştırılmış dijital ses dünyasında herşeyi değiştirmeye aday. Bu codec daha önce Mp3’e alternatif özgür bir audio codec olan Vorbis‘i geliştiren Xiph tarafından, Skype’ın katkılarıyla üretildi.

Opus’un teknik mükemmeliyetinden bahsetmeden önce, audio (veya video) sıkıştırma araçları olan “codec“lerin özgür olması ne demektir bunu hatırlatayım. Bir codec’in özgür olması için sıkıştırmayı yapan “encoder”ların ve çözümlemeyi yaparak bu formattaki dosyaları dinlememizi sağlayan “decoder” yazılımlarının ücretsiz veya açık kaynak kodlu olması yetmez. Codec’lerde esas önemli nokta, patentlerden doğan (copyright’lar değil) telif ücretlerinden muaf (royalty-free) olmalarıdır. Yani, bu codec’leri yazılım patentlerini tanıyan ülkelerde kullandığımızda herhangi bir kuruma sakal atmak veya izin almak zorunda olmamak. Bu açıdan, ne çok popüler olan Mp3 formatı ne de onun yerine daha yüksek kalite sunan yeni nesil AAC formatı özgür değildir. Bu codec’ler AT&T, Dolby, Sony gibi şirketlerin oluşturduğu MPEG grubunun malıdır ve kullanım halkasının bir zincirinde mutlaka telif ücreti ödenmektedir veya izne tabidir. Bu ödemeyi son kullanıcı doğrudan yapmadığı için görmese de, formata destek veren unsurun fiyatına bu masraf yansıyor. Pratikte işletim sistemi ücretine, dijital müzik çalar donanım ücretine, veya kullandığınız dosyayı üreten ve çoğaltan kişiye yansımaktadır. Bu nedenle Linux gibi özgür işletim sistemlerinde özgür olmayan codec’lere default destek çoğu zaman sunulamaz. İşte Opus gibi özgür codec’ler bu sorunu çözüyor.

Gelelim Opus’un teknik maharetlerine. Opus, bir kayıplı ses sıkıştırma formatından beklenen her özellikte en iyiye ulaştığı için devrim niteliğinde. Öncelikle, herhangi bir verili bitrate’te en iyi ses kalitesini sunuyor:

Grafikten de görüldüğü gibi Opus 128kbit civarında müzik için tercih edilen Mp3, AAC ve Vorbis gibi codec’lerden daha iyi (128 kbit’in üstünde bu codec’ler zaten farksızlaşıyor). Sesli chat ve VOIP uygulamalarında kullanılan düşük bitrate’lerde ise, önceden yine Xiph’in geliştirmiş olduğu Speex codec’i geride bırakıyor.

Opus’un diğer önemli özelliği ise düşük gecikme süresi (delay). Gecikme süresinin düşük olması, VOIP uygulamalarında doğal bir konuşma ritmini yakalamakta önemli. Gecikme süresi yüksek olunca telefon yerine telsiz benzeri bir konuşma hali yaşanıyor bu da oldukça sinir bozucu.

Grafikte görüldüğü gibi Opus tüm bitrate’lerde en düşük gecikmeyi sağlıyor. Sonuç olarak ses kalitesi anlamında da gecikme anlamında da tüm bitrate’lerde dört dörtlük bir codec olduğunu görüyoruz.

Opus’un kapsamadığı tek alan arşiv kalitesinde kayıpsız ses sıkıştırması, onu da zaten Xiph’in popüler FLAC formatı ile hallediyoruz. Bu durumda Opus ve FLAC dışında bir ses formatına ihtiyacımız kalmamış oluyor ve bunların ikisi de özgür formatlar. Opus özgür olduğu için aynı zamanda hızla ilgili yazılımlarca desteklenebiliyor. Şimdiden Firefox (HTML5 Audio-Video için), VLC Media Player, ve açık kaynak kodlu olmasa da çok kaliteli bir audio player olan foobar2000 ile bu formatı kullanabiliyoruz. Google Chrome, Jitsi, Mumble gibi programlar da bir sonraki versiyonlarında Opus desteği olacağını duyurdu. Ayrıca FFmpeg ve GStreamer altyapısını kullanan tüm programlar da Opus’u destekleyecek. Geriye donanım desteği kalıyor yani dijital müzik çalarlar ve telefonlar. Bu desteği de ilk aşamada bir sonraki Rockbox sürümü ile sağlayabileceğiz.

Opus ile ilgili heyecan verici tartışmaları konunun üstatlarının katkılarıyla Hydrogenaudio sitesinde Opus alt-forumundan takip edebilirsiniz.

Siz hala annenizin mp3’ünü mü kullanıyorsunuz?

LibreOffice 4.0

lo

LibreOffice 4.0 çıktı. Bu, Ocak 2011’de çıkan ilk LO versiyonu olan 3.3’ten sonraki ilk majör versiyon olması nedeniyle önemli. 2 yılda LO büyük yol aldı. Ne olduğunu hatırlatmak gerekirse: Sun’ın StarOffice’i Microsoft Office ile rekabet edemeyince 2000 yılında ürününü açık kaynak kodlu hale getirdi. Bu koda dayanan ilk yeni versiyon OpenOffice 1.0 adı altında 2002’de ortaya çıktı. Fakat Sun’ın liderliğinde dışarıdan yapılan katkılar çok zor kabul ediliyordu ve ürün yavaş evriliyordu. Bu sebeple 2007 yılında yenilikleri daha hızlı hayata geçiren Go-oo adında bir fork bile ortaya çıktı. OpenOffice 2010’daki 3.3 versiyonuna kadar Sun’ın liderliğinde bir özgür yazılım projesi olarak yoluna devam etti. 2010 yılında Oracle’ın Sun’ı satın almasıyla proje belirsizliğe düştü. Oracle’ın satın alır almaz yaptığı tek şey logoları ve isimleri Sun’dan Oracle’a çeviren bir güncelleme yayınlamak oldu. Zaten Sun döneminde memnuniyetsiz olan katkıcılar bu noktada bir karar vererek mevcut OpenOffice projesini terk edip 3.3 versiyonunu LibreOffice olarak fork’ladılar. Gönüllü ve şirket çalışanı katkıcıların ezici çoğunluğu OpenOffice’te kalmak yerine LibreOffice’e geçti. Go-oo’daki yenilikleri LibreOffice’e dahil ettiler, böylece Go-oo LibreOffice bünyesine girdi.  O günden bugüne 3.4, 3.5, 3.6 ve en son olarak 4.0 ortaya çıktı. Bu sırada OpenOffice bir adet 3.4 versiyonu yayınlayabildi. Oracle’ın son kazığı ise OpenOffice’in isim haklarını LibreOffice’e vermek yerine (Böylece LibreOffice ismini tekrar OpenOffice yapıp kafa karışıklığını giderebilirdi) projeyi bağımsız tutup Apache Foundation‘a hediye etmesi oldu. Sonuç olarak OpenOffice önemini yitirirken LibreOffice hızla ilerlemeye devam ediyor.

4.0’daki yeniliklere şuradan bakabilirsiniz. Bence LO için en önemli gelişmeler, Microsoft ve diğer kapalı dosya formatlarını destekleyebilmesi konusundaki gelişmeler, yani uyumluluk. MS Office’in tekelini kırmanın yolu burdan geçiyor. Kullanıcıların da, mümkün olduğunca .odt gibi açık dosya formatlarını kullanmaları, bu dosya formatlarını birbirlerine yollamakta ısrarcı olmaları gerekiyor. Birine her .doc veya .docx gibi kapalı format gönderdiğimizde karşıdaki insanı MS Office edinmeye teşvik etmiş oluyoruz. LO geliştiricileri ne kadar uğraşsa da hiçbir zaman bu formatlardaki dökümanların %100 doğru gözükmesini sağlayamayabilirler çünkü bu formatlar meşakkatli ve mükemmeliyetten uzak bir yöntem olan reverse-engineering ile destekleniyor.

4.0’ı kurdum ve küçük bir takıntım olan Windows 7 taskbar problemi ne yazık ki sürüyor (Taskbar’ımda Writer ikonu “pinned” olduğu halde çift tıklayarak açtığım bir metin dosyası ayrı bir ikon altında beliriyor taskbar’da). Ayrıca Türkçe imla denetimi de hala dahil değil. Kısmet ilerideki versiyonlara.

qBittorrent sayesinde µTorrent’e elveda

qbtBirçoğumuz gibi µTorrent benim de favori torrent programımdı. Neydi µTorrent’i cazip yapan? Bol özellikli olmanın yanı sıra hafif, hızlı olması ve temiz bir arabirim. Ancak ne yazık ki son birkaç yıldır µTorrent’in her yeni versiyonunda daha fazla spam-vari ticarileşme çabası göze çarpıyor ve geldiği noktada “artık yeter” demek lazım. Bir çok benzer ücretsiz yazılım gibi “gelir kazanmaya çalışırken içine etmek” diyebileceğim sendrom ile kullanıcı tabanını yabancılaştırıyor. Önce bundle edilmiş yan programcıklar yükleme opsiyonları (hepsi gereksiz veya zararlı), sonra programın her köşesinde boy gösteren reklamsılar, “pro” versiyona upgrade çağrıları yani bildiğimiz can sıkıcı gelişmeler. “Ticari” gelince “tiny” gitmiş oldu.

Neyse ki aradığım alternatifi qBittorrent‘te buldum. Tabii ki bu açık kaynak kodlu özgür bir yazılım, ücretsiz ve reklamsız. Tüm platformlar için versiyonu var (Qt4 bazlı). Sitesinde ana sayfadan “µTorrent-benzeri ara birim“e sahip olduğunu hemen bildirmesi zaten iyiye işaret. Özellik olarak bir eksiğini de göremedim. Düzgün çalışıyor. Web arabirimi ile uzaktan kumanda, upnp mevcut. Türkiye’de gerekli olduğunu düşünmesem de paranoyaklar için şifreleme, ip filtreleme ve proxy desteği de var. Yani olmuş bu iş. Son olarak, Türkçe’ye çevirenlere selam.

FOSDEM 2013

Avrupa’nın en büyük senelik özgür ve açık kaynak kodlu yazılım buluşması FOSDEM Brüksel’de başlıyor. Ana konuşma başlıklarından son kullanıcıya yönelik özellikle ilgi çekici bulduklarım şunlar:

  • Free, open, secure and convenient communications : Skype, Viber, Twitter ve Facebook gibi güvensiz ve kişisel bilgilerinizi yağmalayan ticari araçların yerine özgür yazılım ve açık iletişim protokolleri ile çalışan, de-santralize bir omurgaya dayalı ve şifreleme destekleyen araçlardan bahsedilecek. Yani sırasıyla Jitsi, Lumicall, Status.net, BuddyCloud gibi alternatifler. Özellikle zengin protokol desteği ve şifreleme özelliği nedeniyle Jitsi’yi yıllardır kullanıyorum ve kesinlikle tavsiye ediyorum. Android telefonunuz (CyanogenMod tercihli) varsa da Lumicall’a göz atın.
  • LibreOffice: cleaning and re-factoring a giant code-base : Esasen programcılara yönelik olsa da, özgür yazılım ekosisteminin bu çok kullanılan hayati parçası ile ilgili sunuma dikkat çekmek istedim. Star Office > OpenOffice > LibreOffice evrimi sonucu biriken “dağ gibi kod”la nasıl başa çıkıldığı anlatılacak. Bonus olarak Şubat ayında çıkması beklenen LibreOffice 4.0 sürümü ile ilgili bilgilere rastlanılabilir. Bu arada, LibreOffice’ten iki şikayetim Türkçe imla kontrolünün default olarak çalışmaması (galiba eklenti gerekiyor ve eklenti de ne durumda emin değilim) ve Windows 7 taskbar’ı doğru kullanmaması. 4.0’da bunları kontrol edeceğim. Yeri gelmişken, şikayet etmekle olmuyor tabii, Türkçe yerelleştirme çabalarını takip etmek ve destek olmak için şuralardan yol alınabilir (1) ve (2).
  • Has the GNOME community turned crazy? : Başlık herşeyi özetliyor aslında (neyse ki GNOME Shell kullanmıyorum). Belli başlı Linux masaüstü ortamlarından GNOME, 3.0 versiyonunda gelen değişikliklerle çok tepki aldı ve ortaya Cinnamon ve MATE gibi GNOME 2.x bazlı fork’lar ortaya çıktı. Ne olacak bu GNOME‘un hali?
  • Firefox OS : Mozilla giriş ve orta seviye donanıma sahip telefonlar için bir işletim sistemi geliştiriyor. Ana fikir herşeyin web teknolojilerine dayanması. Yani “App”ler HTML5 + Javascript kullanan web sitelerinden bozma olacak gibi. Bu açıdan Google’ın Chrome OS’una benzettim hatta Mozilla’nın Google’a fazla özenmesinin bir sonucu sanki. Başarılı olmasını beklemiyorum ama başarılı olmasını umuyorum. Firefox OS ile gelen bir telefonu Türkiye’de bir yerden satın alabileceğimize dair umutlarım da zayıf.
  • FreedomBox 1.0 : FreedomBox, teknolojide özgürlük konusunda bir dev olan Eben Moglen‘in başını çektiği bir proje. Amaç herkesin kişisel ve kollektif “cloud” hizmetlerini kendi çalıştırabileceği, fişe takılan bir adaptör boyutunda bilgisayar için özgür yazılım çözümleri oluşturmak. Mesela bunun üzerinde bir dosya senkronizasyonu uygulaması, bir Diaspora node’u, veya bir oyun sunucusu çalıştıracağız. Mevcut özgür yazılım parçalarını kolay kullanılan anlamlı bir bütün halinde bir araya getirerek 24/7 online olacak, düşük güç tüketimli bir kişisel server. Bence bomba olur.
  • UEFI SecureBoot : Bilgisayar açılırken bazen F8 veya DEL gibi sihirli tuşlara basarak girdiğimiz o korku dolu mavi BIOS‘un yerini UEFI alırken “SecureBoot” ayağına Linux’a bir kazık atılma tehlikesi ile karşı karşıyayız. SecureBoot “destekli” bazı anakartlar ileride Microsoft veya Apple’dan gelmeyen işletim sistemlerini “güvenliğini onaylayamıyorum” diye reddedebilir. Bu fiyasko konusunda uyanık olmak lazım.

FOSDEM 2013’teki konuşmaları canlı izlemeye meraklıysanız live stream‘ler 2 Şubat sabahı başlayacakmış.