Hayati Firefox Eklentileri 1 – Adblock Edge

Lafı dolandırmaya gerek yok. Reklamlar ruh sağlığımızı tehdit ediyor ve web’i çöplüğe çeviriyor. Akıl sağlığımızı korumak için reklamlardan kurtulmak şart.

abe

Daha önceki bir yazımda Firefox’un özgür yazılım oluşu ve web’de özgürlüğe ve açık standartlara vurgu yapan bağımsız Mozilla Vakfı tarafından üretilmesi ile kullanıcı lehine çalışan tek browser olduğunu vurgulamıştım. Firefox’un en güçlü ve en zengin eklenti deposuna sahip browser olması da tesadüf değil. Bu yazıda bu eklentilerden vazgeçilmez bir tanesini, web’den reklamların %99′unu temiz bir şekilde uçuran Adblock Edge‘i tanıtmak istiyorum. Mümkünse hala web’de çıplak dolaşan tek kişi bile kalmasın.

Öncelikle, Adblock Edge’in “kur ve unut” tarzında, bir kez kurulduktan sonra bir daha uğraştırmayan tamamen otomatik bir çözüm olduğunu belirteyim. Sistem, reklam kaynaklarının otomatik olarak sürekli güncellenen bir karaliste filtresi ile engellenmesi şeklinde işliyor. Firefox’un güçlü eklenti yapısı sayesinde, Adblock Edge reklamları indirdikten sonra gizlemek yerine (bazı başka browser’lardaki reklam engelleyiciler bunu yapıyor) baştan indirmeyerek sayfaların daha hızlı açılmasına katkıda bulunuyor ve bant genişliğinden de tasarruf sağlıyor.

Peki neden Adblock Plus değil de Adblock Edge? Adblock Plus, hepimizin reklam engelleme konusundaki eski favorisiydi ancak geçtiğimiz yıllarda kullanıcıları satışa getirdi. “Kabul edilebilir reklamlar” diye bir kategoriye ait reklamları filtreleme dışı bırakan varsayılan bir ayar ile gelmeye başladı. Bunlar önce Google’ın metinden ibaret reklamlarıydı, ancak detay vermemekle birlikte (kötüye işaret) bazı başka ticari ortaklıklara da girildiğini ve izin verilen reklamlar listesinin genişlediğini açıkladılar. Özetle önce kendilerini reklamveren ile kullanıcı arasına yerleştirip, sonra da bu konumlarını pazarlama aracı yaptılar. İkiyüzlülüğün muazzam bir örneği olan bu hamle kabul edilebilir gibi değildi. Neyse ki Adblock Plus, eski Adblock adlı eklentiden fork’lanmış özgür bir yazılım, dolayısıyla başındakiler sapıtınca hemen Adblock Plus da fork’lanarak Adblock Edge oluşturuldu ve arzulanan varsayılan ayarlar geri getirildi. Bu yüzden güle güle Adblock Plus, hoşgeldin Adblock Edge.

Reklamlar olmazsa sevdiğimiz siteler nasıl para kazanacak, var olmaya nasıl devam edecek diyenler olabilir. Bu kaygıya vereceğim cevap şu: web reklamlardan önce de vardı, reklamlardan sonra da var olmaya devam edecektir. Her içeriğin para ile alınıp satılmasına gerek yok. Herkes reklamlarla karşılıklı olarak birbirini zehirleyeceğine ücretsiz reklamsız paylaşım yaptığında zaten özünde ödeşmiş oluyoruz. Gerçekten okunmaya değer bir içerik sunan ve ciddi giderleri olan siteler de bağış veya benzeri yollarla masraflarını karşılayabilir. Wikipedia‘dan daha iyi örneğe gerek var mı? Uzun zamandır dünyanın en popüler ilk 10 sitesi listesine demir atmış durumda, içerik açısından tartışmasız en zengin kaynak ve tek reklam içermiyor. Diğer kar amaçlı web sitelerini işleten “girişimciler” de artık yürümediği ayyuka çıkmış olan reklamlı gelir modellerinin yerine ne koyacaklarını bir zahmet kendileri “innovasyon” yapıp bulsun.

Reklam engelleyici kullanıldığını tespit edip, içeriği göstermemeye çalışarak bir silahlanma yarışına girmeyi tercih eden sitelere de “al siteni başına çal” diyorum ve bir süre uğramamayı kabul ediyorum. Nasıl olsa bir süre sonra Adblock Edge’in filtresi bu karşı-önlemleri de engelleyecek şekilde güncelleniyor. Gerçekten web’de başka yerde bulunmayacak bu kadar eşsiz ne sunduklarını sanıyor acaba bu siteler..

Reklam engelleme eklentilerinin en popüler eklentiler olduğundan da anlaşılabileceği gibi biz kullanıcılar zihin tecavüzcüsü reklamları istemiyoruz. Keşke ekran dışındaki hayat için de bir reklam engelleme eklentisi olsa..

Not: Naçizane blogumda hiçbir reklam yerleştirmiyorum ve asla yerleştirmeyeceğim. Herhangi bir sayfada karşınıza reklam çıkıyorsa bu wordpress.com’un dayattığı reklamlardır ve Adblock Edge ile yok etmenizden memnuniyet duyarım.

Özgür Web Teknolojileri Günleri 2013

webgunleri201322-23 Kasım tarihlerinde Yeditepe Üniversitesi’nde Özgür Web Teknolojileri Günleri 2013 etkinliği düzenleniyor. Linux Kullanıcıları Derneği ve Yeditepe Üniversitesi Bilgisayar Topluluğu‘nun düzenlediği etkinlik ücretsiz ve kamuya açık.

Programın neredeyse tamamı teknik sunumlardan oluşuyor. Web programlamayla içli dışlı olmayan genel izleyici kitlesine hitap edeceğini düşündüğüm sunumlar Cuma sabahı 2. Salon’da gerçekleşecek:

10.00 – 10.45 Recep Kırmızı: Özgür Yazılım Felsefesi

11.00 – 11.45 Oytun Eren Şengül: Web Tabanlı Mobil Linux Dünyası

“İki şeyi çok sık kullanıyoruz. Birini herkes biliyor, internet. Diğerini ise bazıları biliyor, Linux. Şimdi bu iki kavramı herkesin kullandığı bir ortamda birleştirme vakti. Mobilleşen dünya interneti ve Linux’u temel alarak büyüyor ve son kullanıcılar daha henüz hiç bir şey görmedi.

Yeni nesil web tabanlı işletim sistemleri geliyor. Tizen, Firefox OS ve Chrome OS ile dünyanın en büyükleri aynı kulvarda bir rekabete hazırlanıyorlar. Bu üç sistemin geliştirme ortamları, web uygulamalarının benzerlikleri ve bu platformlara adaptasyonundan bahsedilecek. Dünyanın en büyük ekosistemi web’in mobile yansımaları konuşmanın ana hatlarını oluşturacak. Hem son kullanıcılara hem de geliştiricilere, mobilde geleceğe yönelik stratejilerden bahsedilecek.”

Etkinliğin tam programı ve sunumların açıklamaları

Doğru amaca hizmet edebilen tek Browser: Firefox

IE mi FF mi? Chrome? Safari? Hangi web browser?

Çoğu zaman insanlar bu soruya basit estetik tercihler, yerleşmiş alışkanlıklar, performans veya sebebi net olmayan aidiyet duyguları ile yanıt veriyor. Oysa konuya daha bilinçli yaklaşmak ve “hangisi gerçekten bana hizmet ediyor” diye bakabilmek lazım. Bunun için önce biraz tarihimizi hatırlayalım.

1996-2000: Netscape’i yok eden Internet Explorer

90′lı yılların ortalarında web’de Netscape’in browser’ı Netscape Navigator (sonradan Netscape Communicator) ön plandaydı. Microsoft, Netscape’i piyasa dışına itmek için Internet Explorer’ı Windows 95′ten itibaren Windows’a entegre etme stratejisini uyguladı. Windows, PC’lerde tam bir tekel konumunda olduğundan, artık her bilgisayarda IE de olacaktı ve kullanıcılar sonradan bir browser yüklemekle uğraşmayacak, bu şekilde IE egemen hale gelecekti. Bir piyasadaki tekel konumunun (işletim sistemleri) bir başka piyasada (browser’lar) tekel elde etmek için kullanılmasına dayanan ve aslında yasadışı olan bu strateji Microsoft için çok başarılı oldu. ABD hükümetinin yıllar sonra Microsoft’u tekelcilikten mahkum etmesi ancak ciddi bir ceza vermemesi, Avrupa Birliği’nin de Microsoft’u Windows işletim sistemi kurulumu sırasında bir browser tercih ekranı getirmeye zorlaması iş işten geçtiken sonra gelen yetersiz yaptırımlar oldu. Bu sırada Netscape, kullanıcılarını kaybetmiş ve AOL tarafından satın alınmıştı. Akabinde IE, web’de tam bir egemenlik kurdu.

Netscape’in pazar payının düşüşü

2000-2004: Web’in Duraklama Dönemi

IE’nin web’de tekel konumunu elde etmesi, web sayfalarının programlanışında ve sunumunda büyük bir yozlaşmaya yol açtı. Şöyle ki, web sayfalarını hazırlayanlar, her browser’ın anladığı endüstri standartları yerine, nasıl olsa sadece IE kullanılıyor diye, sayfalarını sadece IE ile çalışabilecek şekilde oluşturmaya başladı. Microsoft da, geliştirdiği bir dizi sadece IE ve Windows ile çalışabilen teknolojiler yoluyla bu tekel konumunu perçinlemek için elinden geleni yaptı (ActiveX, sorunlu uygulamaları ve güvenlik açıkları nedeniyle bunların en kötü ünlüsüdür). Bu durum, browser’lar alanında tam bir duraklama devrinin ortaya çıkmasına yol açtı. 90 sonları ve 2000 başlarını kapsayan dönemde Web’de teknolojik ilerleme neredeyse durdu. Web’in kendisini umursamayan, sadece IE sayesinde Windows satışlarını korumayı umursayan Microsoft (IE zaten ücretsizdi) web’e ve web browser’ına kayda değer hiçbir yenilik getirmedi. Güvenlik, kullanılabilirlik, estetik gibi her açıdan vasat bir statüko oluştu. Ana gelir kapısı Windows ve MS Office lisansları satmak olan Microsoft’un web’e bakışı şüphecidir çünkü kontrolünde olmayan bir web’i kendi ürünlerine rakip olarak görür. Vermeye başladığı web hizmetleri de, her zaman Windows ile entegre çalışmaya yönelik öncelikler içerir.

2002-2004: Netscape’in küllerinden doğan Firefox

mozillaWeb’deki bu duraklama devrini bitiren Firefox oldu. Netscape’in AOL’e satılmadan önce Mozilla projesi adı altında browser kaynak kodlarını GPL lisansı ile açık hale getirmesiyle yeni bir özgür yazılım ortaya çıktı. Bu sayede Netscape ortadan kalktıktan sonra bu kodlar kullanılarak yeni bir proje başlatılabildi. Mozilla Vakfı bünyesinde, Gecko motoruna dayalı yeni bir browser yaratıldı. İsmi Phoenix, Firebird ve sonunda Firefox şeklinde değişen bu browser 2002′de beta olarak, 2004′te ise 1.0 versiyonu ile web’e taze bir soluk getirdi. İlk dönemde web’de sadece IE ile düzgün çalışan sayfalar nedeniyle sancılı bir geçiş dönemi yaşandı. Ancak kullanıcıya tabbed browsing, reklam ve pop-up engelleme, form içeriği hatırlama gibi bir dizi yeni özellik sunan Firefox, başarılı bir PR kampanyası ve karşı-kültürel havası ile hızla yükseldi ve IE’nin tekelini kırdı. 2000 ortalarına gelindiğinde bir özgür yazılım olan Firefox web’i büyük ölçüde özgürleştirdi, ve “IE isteyen” web siteleri artık insanların gıcık olduğu önemsiz bir azınlık haline geldi. Kullanıcı, çalışmayan bir sayfa ile karşılaştığı zaman suçu Firefox’a atmak yerine, doğrusunu yaparak sayfaya atmaya başladı. Bu çok önemli bir kırılma oldu. Firefox’u geliştiren Mozilla Vakfı’nın ana gelir kapısı, Firefox’un arama kutusundaki varsayılan arama motoru olma hakkının satılmasıdır. Bunun alıcısı, şu ana kadar hep en yüksek teklifi yapan Google oldu (Mozilla’nın email client’ı Thunderbird’de ise Microsoft’un Bing hizmeti varsayılandır). Bu ilişki, bazılarına Firefox’un Google’a bağımlılığı olduğunu düşündürttüyse de, aslında çıkar ilişkisi karşılıklıydı. Firefox’un maddi kaynağa, Google’ın ise açık, bağımsız ve standartlara dayanan bir web’e ihtiyacı vardı çünkü Google tamamen web üzerinden iş yapıyordu. Ayrıca, ileride Google yerine rakip bir arama motoru firması daha iyi bir teklif verirse Firefox’un varsayılan arama motoru olma hakkını satın alabilir.

2003: Microsoft’un terk ettiği Apple açık kaynak kodlu KHTML’e koşar: WebKit bazlı Safari

WebKit

WebKit motoru

Bu sırada Apple cephesinde de gelişmeler yaşanıyordu. 1996 yılından beri IE’nin Apple’ın işletim sistemleri için de versiyonları vardı, ancak Microsoft strateji değiştirerek 2003′te Apple’ın platformunu terk etti. Apple da, bu boşluğu doldurmak için, yüzünü Linux dünyasındaki KHTML motoruna çevirdi. KHTML, kapalı kaynak kodlu yazılımların içine yerleştirilmeye izin veren yarı gevşek bir özgür yazılım lisansına sahipti (LGPL). Apple, bu sayede KHTML’i WebKit ismiyle fork’ladı ve bu özgür yazılım motor üzerine kendi kapalı bileşenlerini ekleyerek 2003′te Safari’yi oluşturdu. Tıpkı IE’nin Apple platformları için olan versiyonu gibi, Safari’nin de kısa bir süre Windows versiyonları sunulduysa da sonradan buna son verildi. Yani Microsoft ile Apple birbirlerine tamamen sırt çevirdi. Apple, gelirlerini cazip donanımlarının satışından elde eder. Apple için Safari’nin önemi, kendi donanımında kendi tercihlerine sadık şekilde, kendi kontrolü altında çalışacak bir browser olmasıdır. Bu öncelik, Safari’nin özgür web teknolojileri konusunda duruma göre değişen konumlar almasını getirir. Mesela Apple, mobil cihazlardaki pil tüketimi nedeniyle Adobe Flash’ten hazzetmediği için Flash yerine açık HTML5 Video standardını destekledi, ancak bu şekilde sunulacak videoların codec’i söz konusu olduğunda kendisinin zaten lisans sahibi olduğu kapalı bir codec olan H.264′ü ön plana çıkardı (Mozilla ve Google ise özgür codec’ler içeren Webm’i tercih ediyor).

2008: Firefox’la bir yere kadar diye düşünen Google WebKit’ten Chrome’u yaratır

IE, Firefox ve Safari’ye en son katılan ama en hızlı yükselişi gösteren browser, Google’ın 2008′de çıkardığı Chrome. Google, internetin en büyük reklam şirketidir ve para kazanma yolu neredeyse tamamen web’deki reklamlar üzerindendir. Arama motoru ve diğer sayısız ücretsiz hizmetlerinin hepsi eninde sonunda reklam satmaya yöneliktir. Üstelik, Google’ın reklam dünyasına getirdiği büyük yenilik, kişiye özel reklamlar sunma becerisidir. Bunu da, kullanıcılar hakkında bilgi toplayarak, yani kullanıcının gizlilik ve anonimliğini ortadan kaldırarak yapar. Yani Google’ın ücretsiz gibi gözüken hizmetleri için ruhumuzu satmamızı ister (“Bir şeye para vermen gerekmiyorsa, muhtemelen sen satılacak ürünsün” ilkesi). Google’ın bu nedenle çıkarları özgür web teknolojileri ile uyumludur, ancak, bunları hep kendi bilgi yağmalama ve reklam sunma stratejileri ile birlikte kullanmak ister.

Üvey evlat Chromium

Üvey evlat Chromium

Mozilla ile Google’ın çoğu zaman web teknolojileri konusunda ortak hareket ettikleri ancak zaman zaman ayrıştıkları stresli evliliklerinin altında bu sebep yatar. Google’ın Chrome’u yaratmasının bir sebebi de, Firefox’a varsayılan arama motoru olması karşılığında para ödemektense, her zaman kendi hizmetlerine yönelik varsayılanlar içerecek kendi browser’ını sunmak istemesidir.

Tıpkı Safari gibi Chrome da uzun süre Apple’ın KHTML’den fork’ladığı WebKit motorunu kullanıyordu. Ancak kısa bir süre önce Google, Apple’ın etkisinden çıkıp bağımsız çalışmak için WebKit’i de fork’layıp Blink adlı motoru geliştirdi ve Chrome artık Blink motorunu kullanıyor.

Chrome, kaynak kodlarının büyük bir kısmını Chromium adlı açık kaynak kodlu projeden devşiriyor. Chromium’un üzerine eklediği kapalı kaynak kodlu unsurlar ise Chrome’u, birçok insandaki kafa karışıklığına rağmen kapalı kaynak kodlu bir yazılım yapıyor. Chrome özgür bir yazılım değil. Ancak daha da rahatsız edici olan, zorla kurdurduğu ve her zaman çalışan “Google Update” uygulamasına ek olarak kullanıcının davranışlarını takip etmesi ve bazı bilgilerini doğrudan Google’a yollamasıdır (adres çubuğuna yazılan herşey gibi). İşte bu, Google’ın çirkin yüzüdür ve bu sebeple asla Chrome’u kimseye tavsiye etmem. Chrome’un motorunu çok seven Chromium kullansın diyebilirim, ancak onu da web’de kuruluma hazır bir dosya halinde ara ki bulasın (eğlenceyi size bırakıyorum)…

Chrome’un hızlı yükselişi

Sonuç: Firefox’tan Şaşma

header-firefox2013 yılında 4 büyük browser’ın egemenliğindeki tablo şu: Microsoft’un çiftliğinde IE, Apple’ın çiftliğinde Safari yer alıyor. IE’nin halen tek varoluş amacı Windows’un piyasa egemenliğini korumak. Safari, aynı şekilde Apple’ın işletim sistemi ve cihaz satışlarının devamlılığı için geliştirilmektedir. Tüm platformları desteklemeye çalışan ise Firefox ve Chrome var. Bunların içinde de sadece Firefox tamamen açık kaynak kodlu bir özgür yazılım. Safari ve Chrome açık kaynak kodlu parçalar içeren kapalı kodlu yazılımlar. Dolayısıyla Firefox’un bağımsızlığa ek olarak açık kaynaktan gelen güvenilirlik avantajı var. Google’dan gelen her şey gibi Chrome da bilgilerinizi yağmalıyor. IE ve Safari’nin ne derece bilgi yağmaladığı ve sizi gözetlediği de kapalı kaynak kodlu olmaları nedeniyle belirsiz.

Firefox’un şüphe ile yaklaşılması gereken tek yönü sizi Google Search’e teşvik etmesi. Firefox’ta varsayılan motoru değiştirerek bundan rahatsız olanların problemi çözmesi mümkün. Ben Google’ın arama sonuçlarını, gözetleme araçlarından muaf bir şekilde ve sade olarak önünüze sunan Startpage’i Firefox’ta varsayılan arama motoru yapmayı tercih ediyorum.

Bu yazımda ele aldığım browser’ları büyük 4′lü ile sınırlandırdım. Pazar payları çok küçük olduğundan Opera veya Maxthon gibi diğer alternatiflere değinmedim. Browser underground’una dalmak isteyenler eminim ki Firefox dışında da bazı sağlam kayalara rastlayacaktır. Bunların bazıları yine Firefox veya Chromium’dan türetilmiş olacaktır. Fakat büyük çoğunluk için, doğru amaca hizmet edebilen, yani önündeki kullanıcıya hizmet etmeyi öncelik yapabilen tek bağımsız browser hala eski dostumuz Firefox.

İleride, web’de sizi reklamlardan kurtaran, gözetlenmenizi engelleyen, ve özgür teknolojileri daha rahat kullanmanızı sağlayan Firefox eklentilerini de tanıtacağım. Bu tip eklentilerin her zaman en iyilerinin Firefox için üretilmesi de tesadüf değildir, aklınızda bulunsun.

6 Ayda Steam Linux’a Yaramış Gözüküyor

steamlinuxBundan 6 ay önce yani Nisan 2013′te “Masaüstü Linux’un Durumu #2 – Steam Linux’u Kral Yapabilir mi?” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda Steam’in Linux versiyonunun çıkması, Valve’in oyunlarını Linux’a getirmesi, ve diğer oyun firmalarının da oyunlarının Linux versiyonlarını sunmaya başlaması gibi gelişmeleri değerlendirmiş, orta vadede bunun Linux’un masaüstündeki popülerliğini şu ana kadar hiç olmadığı kadar arttırabileceğini öne sürmüştüm.

Net Applications’ın işletim sistemi istatistikleri ile Valve’in Steam Hardware Survey‘indeki bilgileri bir araya getirip Mart 2013 rakamları ile Eylül 2013 rakamlarını karşılaştırdığımızda önümüze şöyle bir tablo çıkıyor:

Tüm Kullanıcılar İçindeki Pay

Steam Kullanıcıları İçindeki Pay

Steam’deki Oyun Sayısı ve Payı

Windows

%91 (-1)

%94,50 (=)

2200 (+300) %100 (=)

Mac

%7.5 (+0.5)

%3,75 (=)

550 (+150) %25 (+4)

Linux

%1.5 (+0.5)

%1,75 (=)

200 (+100) %9 (+4)

Bu sayılarda dikkat çekmek istediğim birkaç şey var. Birincisi, Windows’un 1 puan gerilemiş olması ve bu 1 puanı Mac ile Linux’un eşit bölüşmesi. Linux lehine bu yarım puanlık artış bilgisayar dünyası için küçük ama Linux için büyük bir adım çünkü kendi payında %50′lik bir artış anlamına geliyor.

Steam kullanıcılarının hangi işletim sistemlerini kullandığı meselesinde hiçbir değişiklik olmaması da ikinci saptama. Windows gerçek bir oyun platformu olduğunu gösteriyor çünkü Steam kullananlar içindeki oranı toplam kullanıcılar içindeki orandan bile yüksek. Bu açıdan bakıldığında Mac oyuncuların tercih etmediği bir platform, Linux ise dengeli bir platform görüntüsünde.

Son olarak Steam’de yeni çıkan oyunların durumuna baktığımızda sayısal olarak Windows en başta, Mac ikinci sırada, Linux son sırada gözükse de, oransal olarak bakıldığında Mac ve Linux’un Windows’a yetişme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Linux Steam sayesinde masaüstünde bir sıçrama yapacaksa, bu ivmenin korunması ve açının giderek kapanması çok önemli.

Geçtiğimiz haftalar içinde, Steam cephesinde yeni duyurular şeklinde önemli gelişmeler yaşandı. 2014 yılını çok önemli bulduğu belli olan Valve’in üç duyurusu içinde en önemlisi kendi Linux dağıtımı olan SteamOS. SteamOS tam olarak ortaya çıkınca Linux’un başarısına ne gibi bir katkısı olabileceğine dair daha iyi fikir yürütebileceğiz. Şu an için gelişmeler küçük ama olumlu görünüyor ve potansiyel gerçekten büyük.

RED! Kızıl Hacker’ların Belgeseli

red!Bağımsız Sinema Merkezi tarafından Şubat 2013′te sunulan ve merak ettiğim bu belgeseli sonunda izledim. İzlenimlerimi paylaşayım dedim.

Belgeselin başlangıcındaki girizgah, kullanılan başarılı estetik tekniğe rağmen siyaseten oldukça falsolu ve belgesel için eğreti kaçmış. RedHack‘in ve hatta Anonymous‘un pratiğini 20. yüzyıl tarihine dair bir sol siyasi anlatı ile bağlama oturtmaya çalışıyor. Ne var ki iflas etmiş “eski sol”cu marxist-leninist anlatıya dayanan (Stalin güzellemesi dahil) bu başlangıç hem politik olarak utandırıcı hem de insana beş dakikaya sıkışmak durumunda kalmış bu derece geniş bir arka plan anlatısına gerek var mıydı diye sordurtuyor.

Neyse ki film esas konusuna yani RedHack’in ve yer yer Anonymous ve diğer hacktivism eylemleri ve bilgi özgürlüğü mücadelerine geldiğinde tat vermeye başlıyor. RedHack’in ve benzeri grupların hali hazırda devlet ve büyük şirketlerin lehine olan bilgiye sahip olma konusundaki eşitsizliğe karşı bir tepki olma nitelikleri, hedef alınan kurumların nasıl seçildiği ve eylemlerinin amaçları dürüst bir şekilde aktarılıyor. 2011′deki büyük bir katılım ile geçen çok başarılı “İnternet’ime Dokunma!” eylemine yer veriliyor, toplumdaki daha geniş sosyal adalet arayışları ile bağlantılar kuruluyor.

RedHack’in marxist, sosyalist duruşu, filmde oldukça açık bir şekilde ifade ediliyor. Bu noktada ilginç bulduğum bir şey var. Film, ve aslında RedHack’in kendisi oldukça sistematik bir ideolojiye referansla hareket etse de, eylemsel ve fikirsel akrabalık içinde olduğu Anonymous grubu siyaseten oldukça amorf bir oluşum. Aynı şekilde filmde bahsi geçen bilgi adaleti ve bilişim özgürlüğü konusunda faaliyet göstermiş Julian Assange (İngiltere’deki Ekvador konsolosluğunda mahsur durumda) ve Aaron Swartz (baskılara dayanamadı ve intihar ederek öldü) gibi aktivistler de sosyalist bir ideolojiden çok özgürlükçü eğilimlere sahip. Pratiklerdeki ve fikirlerdeki yakınlığa karşın ideolojik ifadeler düzeyindeki bu farklılık, tıpkı filmin girişine yaptığım eleştrideki gibi, RedHack’in de aslında kendisini belki yine halktan ve özgürlükten yana, ancak farklı bir dil ve imaj ile sunmasının daha uygun ve güncel olabileceğini düşünmeme neden oluyor.

Film boyunca RedHack’in çizgisini temsil eden yüzü maskeli konuşmacılara ek olarak, Özgür Uçkan gibi akademisyenler, Alper Taş gibi solcu siyasetçiler ve hukukçuların yorum ve ifadeleri belgesele yön veriyor. İşlenen önemli fikirler arasında Red Hack’in eylemlerinin terör değil bilişim suçu olarak görülebileceği (ancak devletin ısrarla tüm muhaliflere yaptığı gibi terörist damgalamasında ısrarı) ve bu eylemlerin yasadışı olsa bile meşru olduğu ve kamuoyundaki desteğinin yüksek olduğu vurgusu var.

Ayrıca, filmi izledğimde hayret ederek öğrendim ki “CyberWarrior Akıncılar” adlı bir hükümet yanlısı hacker grubuna devletten ödül bile verilmiş! Demek ki aynı eylemler, iktidara karşı olunca terör suçu, iktidar yanlısı olunca madalyalık olabiliyormuş.

Son olarak, Reyhanlı’daki patlamalarla ilgili devletin hoşuna gitmeyen bazı belgeleri RedHack’e sızdırdığı iddia edilen, Türkiye’nin Chelsea (Bradley) Manning‘i konumundaki er Utku Kalı‘nın durumuna dikkat çekmek istiyorum.

1 saat 6 dakika uzunluğundaki RED! filmini, Bağımsız Sinema Merkezi’ndeki sayfasından izleyebilirsiniz.

BTK 2013 2. Çeyrek Verileri – Fiber %10′u geçti

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) 2013-2 raporunu yayınladı. Özünde TTNET ve Superonline’ın rekabetinden ibaret olan düopol sabit internet pazarımızda 6 ay önce paylaştığım 2012-4 dönemindeki aynı trendlerin devam ettiği görülüyor. Bağlantı çeşitleri arasında en yaygın olan DSL Türkiye’de 6.5 milyon abone civarında sabitlendi ve artık artmıyor. Bu rakam TTNET’in doğrudan sattığı paketler ve aracı al-satçı firmalar üzerinden satılan paketlerin toplamı. TTNET’in üvey evladı TürksatKablo’nun tek satıcısı olduğu Kablo İnternet de 0.5 milyon abone ile yerinde sayıyor. Talep artık üstün özellikleri nedeniyle doğal olarak Fiber’e yönelmiş durumda. Fiber abone sayısındaki artış yavaşlamış olsa da 850 bin abone sayısına ulaşılmış. Fiber interneti Türkiye’de bazı farklılıklarla TTNET, Superonline ve MetroNet firmaları satıyor.

toplamkullanici

Diğer bağlantı çeşitleri içinde ilgi çekici olabilecek elektrik hatları üzerinden sadece MetroNet firması tarafından verilen BPL hizmeti de düşüşe devam ediyor. Bu bağlantı türünün geleceği yok gibi gözüküyor.digerkullaniciYüzde olarak baktığımızda DSL’in %82′ye gerilediğini (TTNET+Diğerleri), Kablo İnternet’in %6′da sıkışıp kaldığını, Fiber İnternet’in ise %11′e yaklaştığını görüyoruz.

trendISP’lerin pazar paylarını gösteren veriler de, TTNET ve Superonline’dan ibaret ve TTNET’in ezici üstünlüğü olan piyasada çok fazla değişen birşey olmadığını gösteriyor. TTNET’in payı her çeyrekte bir iki puan gerilese de, Türkiye’nin internet politikasında ciddi bir değişim yaşanmadığı sürece daha çok uzun süre rekabet adına bir şey de değişmeyecek. Bağlantılarımızda rekabete dayalı olumlu gelişmeler, ancak TTNET’in tek elle tutulur rakibi olan Superonline’ın Fiber hizmeti yaygınlaştıkça görülmeye devam edecek. Türk Telekom’un özelleştirilmesinden sonra bir adet özel neredeyse-tekel, bir adet de yavru rakip firmadan oluşan “serbest piyasa”mızın tüketiciye sunabildiği bundan ibaret.

isppaylar

MediaInfo, Video ve Ses Dosyalarınızda Container ve Codec’ler

Bilgisayarlar “multimedia” özelliklerini kazandıkları yani ses ve video oynatabildikleri zamandan beri, video ve ses için çok sayıda dosya formatı ve codec ortaya çıktı. Buradaki çeşitliliğin birden çok sebebi var. Teknoloji geliştikçe daha üstün kaliteli codec’lerin ortaya çıkması, farklı kullanım alanlarında farklı codec’lerin uygun olması gibi doğal sebeplere ek olarak, rakip teknoloji firmalarının kendi pazar çıkarlarına yönelik olarak birbirlerine rakip codec ve formatları yayması da var. Bir kez popülerleşen codec ve formatlar, hem alışkanlık ve bilinirlik etkisi nedeniyle hem de bunları oynatan donanımların (akıllı tv’lerden, araba müzik sistemlerine) yazılımlara kıyasla yavaş evrilmesi nedeniyle, daha iyileri çıkmış olsa bile uzun süre ortalıkta kalıyor. Bu da ortalıktaki format ve codec kaosunu arttırıyor.

Bu kaos ile başa çıkmanız için gereken ilk adım, elinizdeki bir dosyanın hangi container formatı olduğunu ve bu container’ın içinde hangi codec’ler ile encode edilmiş video ve ses bilgileri olduğunu tespit etmeniz.

MediaInfoMediaInfo programı, bu ilk adımı atmanızı sağlıyor. Açık kaynak kodlu özgür bir yazılım olan MediaInfo’nun Windows, Mac ve Linux versiyonları mevcut. MediaInfo çok sayıdaki dosyayı tanıyabiliyor ve elinizdeki dosyaya dair liste halinde çıkarttığı bilgiler eksiksiz. Ancak bu bilgilerin ne olduğunu anlamak için container, codec ve diğer veriler arasındaki ilişkiye dair bir fikrinizin olması gerekli:

1. Container, içinde video, ses, altyazı gibi unsurlar barındırabilen, “kutu” benzeri bir dosyadır. Elinizdeki video dosyalarının işletim sisteminizce görülen ve dosya isminin uzantısında belirtilen formatı (.mp4, .mkv, .mov vs.) container’a aittir. Her container, her video veya ses codec’ine sahip unsuru desteklemez yani her container’ın içine her şeyi koyamazsınız. Ayrıca bazı container formatları, altyazı desteklemez veya desteklediği etiket bilgileri kısıtlıdır. Streaming destekleri de farklı olabilir. Container’lar bu şekilde birbirlerinden ayrılır. Container’ın kendisi video veya ses kalitesine etki etmez, ancak bazı container’lar daha gelişmiş codec’leri barındıramadıkları için dolaylı olarak kaliteyi kısıtlamış olur. Container’ın içinde yer alabilecek esas unsurlar şunlardır: Video, Ses, Metin (genellikle altyazı). Bunlara ek olarak Chapter bilgileri (izlerken özel bir bölüme kolayca atlamak için), ve Etiketler (“Tag”ler – Yönetmen, sanatçı, yapım yılı bilgileri vb.) de container’a dahil edilebilir.

Piyasadaki en gelişmiş container formatı, aynı zamanda özgür bir format olan Matroska’dır (.mkv). Google’ın geliştirdiği özgür WebM formatı da Matroska’dan türetilmiş, daha kısıtlı özelliklere sahip ve web’e yönelik bir container formatıdır. Daha eski bir özgür container formatı olan Ogg (.ogg) demode hale gelmiştir. Matroska (ve duruma göre WebM) her zaman ilk tercih olmalıdır.

Matroska’nın özgür olmayan container’lar içinde, ortak standartlara dayandığı için en ciddi rakibi MP4′tür (.mp4). MP4′ten türetilmiş veya akraba olan çeşitli container formatları da vardır. Apple’ın Quicktime’ı (.mov, .qt) ve telefonlarda görülen 3GP (.3gp) formatları bunlardandır. Bu formatlar ikinci tercih olabilir.

Container hiyerarşisinin en dibinde de, sadece tek bir firmanın kontrolündeki formatlar yer alır. Microsoft’un ASF formatı (.asf, .wmv, .wma), DivX Inc.’in DivX formatı (.divx), Adobe’nin Flash Video’su (.flv), Real Networks’ın Real Media (.rm) formatı bunlardandır. Bu formatlar mümkünse kullanılmamalıdır. Microsoft’un eski container formatı olan Audio Video Interleave (.avi) formatı demode durumdadır ve son çare olmadığı sürece kesinlikle kullanılmamalıdır.

Container formatlarının kıyaslamalı listesi.

2. Video codec, container’ın içindeki video unsurunun formatıdır ve video kalitesini belirler. Video codec’lerin normal koşullarda dosya ismi uzantısı olmaz. Container’ların içinde dururlar.

Piyasadaki en önemli özgür video codec’i Google’ın On2 firmasını satın aldıktan sonra özgür hale getirerek geliştirdiği VP9 formatı. VP9, aynı formatın bir önceki nesli olan VP8‘in yerini almaktadır. BBC’nin geliştirdiği özgür bir codec olan Dirac adlı formatı da kalite anlamında kendine üstlerde yer aramaya devam ediyor ancak pek yaygın değil. Xiph’in daha önce geliştirdiği özgür Theora isimli codec’i demode hale gelmiş durumda. Xiph’in Mozilla ile birlikte geliştirmekte olduğu yeni nesil özgür video codec’i Daala ise henüz hazır değil. Bu durumda, video dosyaları için ilk tercih VP9 (veya destek yoksa VP8) olmak durumunda.

Özgür olmayan video codec’lerden MPEG grubu tarafından geliştirilen H.264 (AVC) standardı halen özgür video codec’lere kıyasla daha yüksek kalite sunuyor. Dolayısıyla öncelik kalite ise kullanılabilir. H.264, daha önce yaygın olan MPEG4-ASP tipi codec’leri (xvid popüler bir uygulamasıydı) demode hale getirdi. H.264′ün ardından gelecek codec olan H.265 (HEVC) ise halen geliştirilme aşamasında. Microsoft’un WMV9 codec’i ise standart haline geldikten sonra VC-1 ismini aldı ve H.264′e kalitesi biraz daha düşük bir alternatif niteliğinde. Sonuç olarak, eğer maksimum kalite için özgür olmayan bir codec kullanılacaksa bu H.264 olmalı.

Video codec’lerin garibanı konumunda da 90′larda bir zamanlar popüler olan Real Networks’ın RV10 codec’i var. Sadece bir firmanın desteklediği bu codec çöp niteliğinde.

Video codec’lerin kıyaslamalı listesi.

3. Ses codec’i, container’ın içinde yer alan ses unsurunun formatıdır ve ses kalitesini belirler. Ses codec’leri genellikle container içinde gelse de, “raw stream” olarak tek başlarına da dosya olarak gelebilirler çünkü yanlarında eşlik eden herhangi bir bilgi her zaman gerekmeyebilir.

Piyasadaki en kaliteli ve gelişkin ses codec’i Xiph’in Skype’ın katkılarıyla geliştirdiği özgür format olan Opus’tur. Opus üzerine daha önce bir tanıtım yazısı yazmıştım. Opus, Xiph’in önceki ses codec’i olan Vorbis’i demode hale getirmiştir. Opus, tüm kayıplı ses codec’leri içinde kesinlikle ilk tercih olarak kullanılmalıdır.

Özgür olmayan ve Opus’a çok yakın kalite sunan ses codec’i yine MPEG grubunun AAC formatıdır. AAC formatı, şimdilik daha yaygın destek nedeniyle tercih edilebilir. AAC, MPEG grubunun bir önceki efsane popülerlikteki ses codec’i olan MP3′ü demode hale getirdiyse de, atalet ve müthiş destek yaygınlığı nedeniyle MP3 hala yaşamaya devam etmektedir.

Ses codec’leri düşünüldüğünde son sıralarda özgür olmayan Microsoft’un WMA codec’i ve Real Networks’ın AAC’den türetilmiş RA9 ve RA10 codec’leri gelmektedir. Bunlara, belli bitrate’lerde yüksek ses kalitesi sunmasına rağmen desteği çok zayıf marjinal bir codec olan bağımsız Musepack codec’i de eklenebilir. Bu ses codec’lerinin hiçbiri mümkünse kullanılmamalıdır.

Ses codec’lerinin kıyaslamalı listesi.

MediaInfo’ya dönecek olursak: Bu program sayesinde elinize bir dosya geçtiğinde tam olarak hangi container formatında olduğunu, hangi codec’leri içerdiğini ve diğer bilgilerin düzenli listesini bir tık ile görebiliyorsunuz. Yalnız bir uyarım var, MediaInfo’yu kurarken yanında size kakalamaya çalışacağı ek programı “I do not accept” seçeneği ile reddedin. Özgür bir yazılımda pek tasvip etmediğim bu çirkinlikten bu şekilde sıyrılın..

Screenshot’lar

Programın çıktısına örnek:

General

Unique ID : 194540422344676715450033734198677792496 (0x925B1F5AC43265DA89ED91369BA0E6F0)

Complete name : F:\X.mkv

Format : Matroska

Format version : Version 2

File size : 1.47 GiB

Duration : 47mn 21s

Overall bit rate : 4 443 Kbps

Encoded date : UTC 2013-08-12 12:44:48

Writing application : mkvmerge v5.8.0 (‘No Sleep / Pillow’) built on Sep 2 2012 15:37:04

Writing library : libebml v1.2.3 + libmatroska v1.3.0

Video

ID : 1

Format : AVC

Format/Info : Advanced Video Codec

Format profile : High@L3.1

Format settings, CABAC : No

Format settings, ReFrames : 2 frames

Format settings, GOP : N=1

Muxing mode : Header stripping

Codec ID : V_MPEG4/ISO/AVC

Duration : 47mn 21s

Bit rate : 3 970 Kbps

Width : 1 280 pixels

Height : 718 pixels

Display aspect ratio : 16:9

Frame rate mode : Constant

Frame rate : 23.976 fps

Color space : YUV

Chroma subsampling : 4:2:0

Bit depth : 8 bits

Scan type : Progressive

Bits/(Pixel*Frame) : 0.180

Stream size : 1.31 GiB (89%)

Language : English

Default : Yes

Forced : No

Color primaries : BT.709

Transfer characteristics : BT.709

Matrix coefficients : BT.709

Audio

ID : 2

Format : AC-3

Format/Info : Audio Coding 3

Mode extension : CM (complete main)

Format settings, Endianness : Big

Muxing mode : Header stripping

Codec ID : A_AC3

Duration : 47mn 21s

Bit rate mode : Constant

Bit rate : 384 Kbps

Channel(s) : 6 channels

Channel positions : Front: L C R, Side: L R, LFE

Sampling rate : 48.0 KHz

Bit depth : 16 bits

Compression mode : Lossy

Stream size : 130 MiB (9%)

Language : English

Default : Yes

Forced : No

Text

ID : 3

Format : UTF-8

Codec ID : S_TEXT/UTF8

Codec ID/Info : UTF-8 Plain Text

Default : Yes

Forced : No